Amasya Gezisi
Bu sene Kurban Bayramı’nı Rize’de geçirmeye karar verdik. Eşimle birlikte biraz farklı bir yolculuk olmasını istediğimiz için yol üstündeki yerleri de görebileceğimiz, farkına vararak tadını çıkararak yol alacağımız bir seyahat planladık. Bu amaçla çocukluğumdan beri görmek istediğim bir yer olan Amasya’yı da güzergâhımıza aldım.
Cuma sabahı saat 10.00 gibi Ankara’dan yola çıktık. Navigasyona kalacağımız oteli girince yol üzerinde İskilip’in geçtiğini fark ettim. Şu an İskilip’te kaymakam olarak görev yapan değerli arkadaşım Ramazan Polat’ı görmek ve cuma namazını İskilip’te kılmak istedim.
Anadolu’nun her köşesi çok değerli. Katlı katlı anlamlar taşıyor ama nedense sanki kopuk yaşıyoruz. Gezmiyoruz, anlayamıyoruz. Bu noktada teşvik mekanizmalarının da yeterince işlemediğini düşünüyorum.
Cuma namazına İskilip’e yetiştim. Ardından değerli arkadaşım bizi muhteşem bir mekâna götürdü ve İskilip lezzetlerini tattım. İskilip dolması, çorbası, bamya yemeği, sirkeli ayranı tek kelimeyle harikaydı. Şehri çok detaylı gezemedik. Tepede bir kale var ve tarihi çok eskilere dayanıyor. İskilipli Atıf Hoca’nın mezarının önünden geçtik. Tüm bu detayları bir sonraki sefere, sadece İskilip ve Çorum’u gezeceğimiz bir geziye bıraktık. Kaymakamlık binasında dikkatimi çeken güzel bir İskilip kültür notları panosu gördüm. Bu pano, orada bulunan bir coğrafya hocasıyla birlikte hazırlanmış, yabancı seyahat notlarından derlenen özgün bir çalışmaydı.
Yol üzerinde Kızılırmak’ın üstünden geçerken inanılmaz bir manzarayla karşılaştım. Coğrafya derslerinde ismini ezberlediğim Kızılırmak’ın çizdiği derin havzayı gözlerimle görmek, ardından Yeşilırmak’ın vadisini takip etmek hem keyifli hem de heyecanlıydı. KPSS coğrafyadan tam puan alan eşimden bu ırmakların nereden doğduğu, nereden battığı, hangi bölgelerden geçtiği ile alakalı bilgiler almak yol boyunca genel muhabbetlerimizdendi.
Bu coğrafi güzelliklerin içinden geçerek Amasya’ya vardık. Direkt olarak otele geçtik. Otelimize yerleştikten sonra yürüyüşe çıkınca şehrin kendine özgü coğrafyasından inanılmaz etkilendim. Tarih boyunca pek çok medeniyete ev sahipliği yapmış, Osmanlı döneminde önemli bir serhat ve şehzade şehri olmuş, baştan aşağı tarihin kokladığı bu şehrin doğal azameti insanı gerçekten etkiliyor. Etrafı dağlarla çevrili, ortasından Yeşilırmak’ın geçtiği, bir tarafında kendine özgü konakları olan, diğer tarafına tarihi yapıların serpildiği tatlı bir coğrafya. Ancak başta da değindiğim gibi bilgilendirme, destekleme ve öne çıkarma konusunda çok zayıf kaldığımızı düşünüyorum.
Bir örnek verecek olursam, Fransa’da 2017-2018 yıllarında Sciences Po Aix’te master yaparken Fransa’nın güneyini çok iyi gezme fırsatı bulmuştuk. Hafta sonları haritadan küçük bir kasaba seçiyor, varır varmaz turizm ofisine uğrayıp rehberlerden gezi haritamızı ve tavsiyelerini alıyor, sonra elimizdeki haritayla gücümüzün yettiği kadar o yeri adım adım geziyorduk. En küçük beldede bile yönlendirme tabelaları, bilgi panoları ve broşürler hazır oluyordu. Gördüm ki Amasya’da da Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı bir danışma merkezi var ama bunu ne kadar turist biliyor ne kadarı oraya yönlendirildi? Amasya gibi derin bir tarihe sahip bir şehirde bunun işlevsiz kalması ya da yeterince görünür olmaması büyük bir eksiklik. Bu noktada düşünmemiz gereken çok şey var.
Geziden önce biraz okuma yapmak istemiştim. Amasya üzerine yapılan çalışmalara bakarken dikkatimi çeken konulardan biri, 19. yüzyılda bölgedeki Amerikan misyoner faaliyetleriydi. American Board of Commissioners for Foreign Missions (ABCFM) adıyla bilinen örgüt, Amasya, Merzifon, Tokat, Sivas ve Kayseri’de yoğun faaliyet yürütmüş; İstanbul’daki yatılı okulunu 1865’te Merzifon’a taşıyarak bugün Anadolu Koleji olarak bilinen yapının temelini atmış. Amasya bu faaliyet ağının tam merkezindeydi. Amasya gibi tarihi ve coğrafi çok değerli bir konumda yapılan bu misyonerlik eğitim çalışmalarına da iyi bakılması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bildiğim kadarıyla bu meseleyi sadece eğitim olarak okumak eksik kalacaktır. Yapılan misyonerlik okulu, hastane, eczane ve kilise gibi diğer kurumlarla iç içe kuruluyordu. Böylelikle amaç sadece öğretmek değil, toplumu dönüştürmekti. Osmanlı’nın son dönemlerinde eğitim ve sağlık alanında dolduramadığı boşluğu bu tip misyoner okulları doldurdu. Tarihin bu karanlık ve tartışmalı sayfası, şehri gezerken zihnimin bir köşesinde hep durdu.
Amasya’nın bu kadar kritik tarihsel kırılma anlarında sahne olması bir tesadüf olmaması gerek. Şehrin sahip olduğu coğrafya buna müsait; derin vadisi, sarp kayalıkları ve surlarıyla Amasya, savunulması kolay, stratejik bir sığınak olarak uygun bir nokta. Ankara Savaşı’nda Timur’a esir düşen Yıldırım Bayezid’in ardından yaşanan kardeş kavgaları, yani fetret döneminde Çelebi Mehmet, Amasya ve Tokat civarına çekilmiş, sancak beyliği yaptığı bu topraklarda güç devşirmiş ve 1413’te taht mücadelesini kazanarak 11 yıllık fetret dönemine son vermiş. Bu yüzden tarihçiler ona “devletin ikinci kurucusu” der. Osmanlı Devleti’nin tarihin tozlu sayfalarına karışmasını engelleyen politikalar, Amasya surları arkasında şekillenmiş.
Heyecanlı ve meraklı bir şekilde ilk olarak görmek istediğim yer II. Bayezid Camii ve şadırvanı oldu. Külliye, 1485-1486 yılları arasında Sultan II. Bayezid’in talimatıyla Amasya Sancak Beyi Şehzade Ahmed tarafından yaptırılmış; cami, medrese, imaret, yemekhane, mutfak, kiler ve ahırdan oluşan geniş bir yapı topluluğu olarak tasarlanmış. Yani salt bir ibadet mekânı değil; bir ilim yurdu, bir aşevi, bir misafirhane… Kısacası şehrin tam ortasında işleyen bir medeniyet kurumu… Ortada cami, sağında medrese, solunda aşhane-imaret ve misafirhane bulunması, dönemin şehir planlaması ve toplumsal ihtiyaçların ne kadar ince düşünüldüğünü gösteriyor. Kubbe içi ve pencere kemerleri zengin kalem işleriyle, ana kapının sağ ve sol kanatları ise ahşap oyma sanatıyla bezenmiş. Şadırvan ise namazdan çıkışta ortada bir altın gibi parlıyor. Hayatımdan gördüğüm en güzel şadırvanlardan birisi. 12 kenarlı, 12 sütunlu, 12 yüzlü bir yapı, “bu simetri tesadüf değil” gibi hissettiriyor. Daha da ilginci, 19. yüzyılda onarılan şadırvanın kubbesine İstanbul manzaraları işlenmiş. O manzaralar arasında Bayezid Külliyesi’nin İstanbul’daki kardeşi de var.
Yeşilırmak kıyısına, vadinin tam kalbine konumlandırılmış bu yapıya bakarken şunu düşündüm: Amasya o tarihte zaten bir şehzade şehri, bir eğitim merkezi. Buraya böyle bir külliye inşa etmek siyasi bir mesaj da taşıyor — “Biz buradayız, biz kalıcıyız.” 1486’da bu şaheseri dikebilen bir medeniyetin, bugün kendi tarihini hakkıyla anlatamaması gerçekten düşündürücü.
Külliyeden çıkınca caddenin üzerinde saat kulesine takıldı gözüm. Tarihi düşününce bunu ayrı bir yere koymak lazım. Saat kulesi 1865 yılında dönemin Amasya Mutasarrıfı Ziya Paşa tarafından yaptırılmış; kaidesi dörtgen prizma şeklinde mermerden, gövdesi silindirik ve tuğladan, üst bölümü ise ahşap dörtgen prizma şeklinde inşa edilmiştir. Ziya Paşa’nın kim olduğunu hatırlatmak gerek: “Vatan ne Türkiye’dir Türklere ne Türkistan / Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan” dizelerini kaleme almış şair-devlet adamı. Böyle biri Amasya’ya mutasarrıf olarak atanmış, şehre bir saat kulesi kazandırmıştır.
1865’te yapılan kule, aynı yıl çıkan yangında hasar görmüş, 1938 depreminde de ciddi zarar görünce Şubat 1940’ta Amasya Valisi Talat Öncel tarafından yeni köprü yapımına engel teşkil ettiği gerekçesiyle yıktırılmış. Yani 75 yıl ayakta kalan, yangın ve depremi atlatan bir yapı, bir köprü inşaatına kurban gitmiş. Yıllar sonra Amasya Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Vakfı, Valilik ve Belediye’nin ortak çalışmasıyla eski fotoğraflar incelenerek aslına uygun biçimde yeniden inşa edilmiş ve 2002’de faaliyete açılmış. Bugün gördüğümüz kule orijinal değil ama hikâyesi öyle. Bu da başlı başına bir Amasya metaforu gibi: Yıkılıp yeniden dikilmek.
Daha gezilecek çok yer vardı elbette; kaya mezarları, Harşena Kalesi, Şehzadeler Müzesi. Fakat her şeyi sığdırmak yerine hissettiklerimi aktarmayı tercih ettim. Yazıyı sonlandırırken canımı sıkan bir durumdan bahsederek kapatmak istiyorum. Bu kadar turist çeken bir şehirde hizmet sektörünün ciddi sorunları olduğunu söylemem gerek. Kaldığımız otelden yemek yerlerine kadar ciddi bir sorun görüyorum. Yöresel ürünler satan yerler arasında yalnızca Galip Usta Çörekçi’yi beğendik. Diğer mekânların büyük çoğunluğu ne yazık ki aynı seviyede değil. Daha iyi yerlere gelmesi gerektiğini düşünüyorum.